0555 000 00 00  |   [email protected]  |  
Menü

BURGAZLI BİR SAİT FAİK VARDI

BURGAZLI BİR SAİT FAİK VARDI

O, çok garip bir adamdı. Garip yaşadı ve garip öldü. Marmara kliniğinin 11 numaralı odasında hayata gözlerini kapadığı zaman, 22 yıldır ömür geçirdiği Burgaz Adasında, onun ünlü bir hikayeci olduğunu kimse bilmiyordu !...

Röportaj: Turgut ETİNGÜ
Fotoğraflar: İnal TENGİZMAN
(Hayat, 1962)
 
İşte odası, dediler. Çam ve yosun kokusu odanın içine kadar sinmişti. Balkonun kapısını açtık: Marmara göründü. Masmavi, bulutsuz bir gök altında biteviye açılıp genişliyordu. Sonra çoook ötelerde, bu gökle, deniz birleşmekteydi. 
Odanın kapıdan yana düşen köşesinde, tek kişilik, alelade bir demir karyola vardı. Üzerine serili yatak, onun, son uykusundan uyandığından beri hiç el değmemişti. Sanki Sait Faik'in kalıbı, içinde bozulmamıştı... 
 
 
Karyolanın yanında bir etajer, bir hasır iskemle ve üzerinde ziyaretçilerin çelenkleri. Balkon kapısının iki yanında, bambu kamışlarından yapma, aynalı, eski stil bir masa ve iskemleleri. Bunların hemen hepsinin yüzleri solmuş... 
 
Masanın üzerinde Türkçe, Fransızca kitaplar gelişigüzel yığılmış. Andre Gide, Mauriac, Steinbeck, Camus, Graham Greene'den eserler, Sait'in kitapları ile sarmaş dolaş olmuşlar!... Zaman ve toz onları da yıpratmış... 
 
 
Karyolanın başucunda bir tablo: Ressamın fırçası, deniz, balıklar, balıkçı kuşları, balık ağları ve balıkçıların dostu Sait Faik'i, bütün bu kendi âleminin tam ortasında oturmuş gösteriyor. Tablonun altında, çivi mürekkebiyle aynen şunlar yazılı: “Mercan ustanın yüzü suyu hürmetine Sait Faik'e 30.12.1962”. 
 
Bir başka masanın iki kenarında, madeni kısımları uçuklamış iki şamdan var. Üzerinde iki mum; hırçın, sert rüzgârlarla çarpışmaktan yenik çıkmış iki servi gibi, birbirinin aksi istikametinde, yere doğru iyice eğilmişler!... 
Odası, onun hayatını ancak bu kadar güzel resmedebilir. 
 
 
Fransa'daki öğrenim yıllarından onu tanıyan bir arkadaşı şunları anlattı: 
 
“Bir gün, dedi, Sait'i yalnız başına, Burgaz rıhtımında balık tutarken gördüm. Sessizce yanına yaklaştım. Omuzları üzerinden onu bir süre seyre daldım. Sait, oltasına takılan karagöz balıklarının bir tarafını zedelemeden, bir operatör dikkati ile iğneden çıkarıyordu. Ama gerçek Sait Faik'teki büyük deniz sevgisi ve acıma hissinin enginliği de o vakit kendini gösteriyordu. Hayretten dona kaldım. Sait yakaladıklarını okşayıp seviyor, tekrar denize bırakıyordu. Atmıyor, usulca bırakıyordu!... Bir, iki, üç; hep böyle tutup, aynı merasimle onları tekrar yurtlarına gönderiyordu...” 
 
İnanır mısınız? Hikâyeci Sait Faik öldüğü zaman, Burgazlılardan hemen hiç kimse, onun tanınmış bir yazar olduğunu bilmiyordu! Onlar için Sait; avare dolaşan, daha ziyade halkın arasında günlerini öldüren bir mirasyediydi!... Davranışları, garip kılık kıyafeti, oldum olası derbederdi. Kavgacı ve küfürbazdı. Hatta bu hallerine bakanlar onu biraz da akıldan yoksun tanırlardı. Ama Burgazlıların çoğu da bilirlerdi ki bu adam, dünyada eşine az rastlanır kertede, acıma hissi kuvvetli bir kimseydi. 
 
 
Burgazlılar bir yakasını anlatırlar: 
 
Adanın kuzey kısmındaki kıyıda, mağaramsı bir oyukta, Ali Rıza Kondoz adında bir zavallı alkolik yaşarmış. Görmüş geçirmiş bir kimseymiş. Meşhur Hüseyin Cahit'in sınıf arkadaşlığını yapmış. Gar müdürlüğü, komiserlik gibi vazifeler de görmüş. Bu zavallı, nihayet alkolün girdabında mahvı perişan, yarı deli bir hale gelmiş. Gündüzleri ötekine berikine hizmet eder, aldıklarıyla da mağarasında geçinir gidermiş. Sait bir gün ona rastlamış. Selamlaşmışlar. “Ulan” demiş Sait Faik; “gel bizim evde sana dört başı mamur bir ziyafet çekeyim!... Bilirim, çoktandır için bayram etmedi.” Kol kola girip, eve gitmişler. Sait gerçekten mükemmel bir sofra donatmış. Her şey yenilip içildikten sonra, ayrılma sırası gelince, Sait'in annesi, herkesin iş gördürdüğü bu adama, kendisi için aşağı indirilmiş iskemleyi tekrar yukarı çıkartmak istemiş. “Ali Rıza Bey oğlum gitmeden şu iskemleyi yukarı çıkarıver” demiş. İşte kıyamet de o zaman kopmuş. Sait bir sertelmiş, bir sertelmiş. Çok sevdiği annesine dönmüş: “Ali Rıza Bey çıkaramaz o iskemleyi... Onu buraya hizmet için değil, misafir getirdim anne, misafir” demiş. 
 
Sait Faik, şu hayat denizinde, zaman zaman yelkenleri alabildiğine şişip, tam yol giden; bazen da rüzgarsızlıktan bunalıp, sönmüş yelkenlerini lüzumsuzluğundan ötürü çıkarıp atmak ve bir daha denize dönmek istemeyen bir garip kaptana benziyor. Geleceğin getirecekleri önünde boynunu büküp kalmayı tercih eden, pusulasız gemisinde yapayalnız, bu açık denizlerin süvarisi, kıyıdaki çok az kimselerin anladığı bir dram hayatını yaşıyordu. Nitekim 47 yaşında, her şeyini tüketmiş olduğu halde, bir karaciğer hastalığı onu yatağa serdi. Hemen sonra da, Marmara Kliniğinin 11 numaralı odasına gelen Azrail'e, çok garip yaşanmış bir hayatın devri teslimini yaptı. 
 
Öldüğü sabah, yüzünün kalıbını aldılar. Alçı çıkarılınca, sarı, balmumu rengindeki yüzünde, yalnız sağ gözünün kapanmadığını gördüler. Hastabakıcılardan biri, onu kapamak istedi. Fakat bu işi başaramadı. Göz kapakları direndi!... O çocuksu mavi gözlerinden biri, kapaklarının aralığından olsun, her şeye rağmen, gene dünyaya bakıyordu...