0555 000 00 00  |   [email protected]  |  
Menü

AHMED ARİF - Vecihi Timuroğlu (1991)

AHMED ARİF - Vecihi Timuroğlu (1991)

 
AHMED ARİF 
Vecihi Timuroğlu. Adam Sanat (70) 1991
ı
Ahmed Arif’in şiirinin değerine ilkönce Muzfer Erdost değindi. 15 Ocak 1967 günlü “Türk Solu”nda, Muzaffer Erdost, Ahmed Arif’in şiirindeki devrimci özü, bu şiire, şairin yaşamından kaynaklanan duyarlıkların yansısını, kendisiyle yaptığı konuşmalardan da yola çıkarak tanıttı. 1969’da, Cemal Süreya, “Papirüs”te, gerçekçi şiirimizdeki destan sesini duyurdu. Ahmed Arif’in şiirindeki özgün sesin farkına, ilk kez, Cemal vardı diyebiliriz. Halk kaynağını, türkülerden, manilerden ayrı bir sesle değerlendiren bir şair olarak görüyor onu. Halk kaynağına, daha büyük olanakları kullanarak inen Ahmed Arif’i, yaşadığı coğrafyanın, bu coğrafyadan aktardığı yaşamın çok tutarlı bir bileşkesi olarak değerlendirdi. 1969’un Mart’ında da, Mustafa Öneş, “Yeni Dergi”de, Ahmed Arif için önemli bir değerlendirme yaptı. Ama Cemal Süreya’nın öne çıkardığını söyleyebiliriz onu.
 
Ahmed Arif, sağda ve solda, birbirinden farklı iki şair gibi değerlendirilir. Solcular için, o şiirin peygamberidir. Nazım Hikmet olmasa, şiirin yaratıcısı sayılacak. Tek bir kitabı, bu kitapta yayımlanmış 19 şiiri olduğundan, hemen her dizesi, Türkiye devrimcisince ezbere bilinir. Sağcılar içinse, basmakalıp ideolojisini yarı gizleyerek, basit tasvirler ile yazan bir şairdir. Sağın şiir ve yazın büyüğü Mehmet Kaplan’a göre, Ahmed Arif, Doğu Anadolulu bir şair olduğundan, Doğu Anadolu’nun geri kalmışlığını, marksist ideolojisine basamak yapmıştır.  Şiirini, marksizme “vasıta” kılan basit bir şairdir.(1) O, bir doğulu, bir marksist ve bir gerillacıdır.(2)
 
Bu değerlendirmelerden çıkarılması gereken sonuç, Ahmed Arif’in şiirinin yazınsal bir değerlendirmeye tabi tutulmadığıdır. Nasıl bir şiirdir onu şiiri? 
 
Ahmed Önal (Ahmed Arif), 21 Nisan 1927’de, Diyarbakır’da doğdu. Babası, Kerkük Türklerinden Arif Hikmet, nüfus kâtipliği, nüfus memurluğu, nahiye müdürlüğü ve kaymakam vekillikleri yapan küçük bir memurdu. Annesi Sare Hanımın tek oğludur. Ahmed Arif, bir buçuk, iki yaşlarındayken yitirmiş annesini. Onu, büyük bir saygıyla andığı üvey annesi yetiştirmiştir. Ahmed Arif, üvey annesine öylesine saygı duyardı ki, ondan “analık” diye söz edilmesine katlanamazdı. Bir gün, “Analığın nasıl?” demiştim de, büyük öfkesiyle karşılaşmıştım. Anne deyince, Sare Hanımı değil de, üvey annesini anlardı.
 
Babasının memurluğu dolayısıyla, çocukluğu, Siverek’te, Karakeçi’de ve Harran’da geçti. Buralarda, Kürtçeyi, Zazacayı ve Arapçayı öğrendi. Yaşadığı coğrafyanın efsane yaratmaya elverişli toplumsal yapısını, daha çocukluğunda kavradı. Şiirine yansıyan destan dili, o yaşlarda tanık olduğu olayların birden efsaneleşmesinden kaynaklanıyor. Sekiz yaşındayken, Kanlıkuyu Karakolu’nda, falakaya yatırılan bir Arap’ı kurtarıyorlar arkadaşlarıyla. İpten örülen sapanlarıyla polislerin üzerine taş atıyorlar, Arap kurtulup kaçıyor. Çarşıya geldiklerinde, olay, çok değişik biçimde ve yeni bir kahraman yaratımıyla anlatılıyor. Halk, “Arap’ı yatırmış polisler, vuruyorlar” diye ballandıra ballandıra anlatıyor. “Aslan kimin (gibi) bir babayiğit peydah olmuş (belirmiş) birden. Bıyıklarından adam asılır. Basmış Karakolu, kurtarmış Arap’ı.” (3) Bu abartma, bu coşkulu efsane yaratma yöntemi, Ahmed Arif’in yaşam biçimi olmuş ve onun şiirini de bezemiştir. Destan dilini sevmesi, yaşadığı toplumun bir ürünüdür. Ahmed Arif’in, Cemal Süreya’ya yazdığı bir mektup var. Cemal, bu mektubu yayımlamak için çok uğraştı, ama Ahmed Arif’ten izin alamadı. Aslında, Cemal Süreya, “Papirüs”te yayımlamak için istemişti bu mektubu. Onun yaşamını, kendi dilinden yayımlamak ve yazın tarihine belge bırakmak istiyordu. Ahmed Arif te, bu tutumu benimsemiş, tüm yaşamını, renkli bir coşkuyla yazmıştı. Ama sonra vazgeçmişti. Bu mektupta, anlattığına göre, ilkokulun birinci sınıfındayken, okul yönetimini ele geçirmek için bir örgütlenmeye girişiyor ve başarıyor. “Ben,” diyor, “daha ilkokulun birinci sınıfındayken ihtilal yaptım, okul yönetimini ele geçirdim.” Demem o ki, şiirlerine yansıyan eylemci ruh, onun kişiliğinde var.
 
Ahmed Arif’in kökeni Kerküklü olmakla birlikte, Azeri değildir. Dedesi Ahmed Hamdi Bey, birçok yerde kaymakamlık ve mutasarrıflık yapmış bir Osmanlı yöneticisi. Babasının dedesi Mahmut Remzi Paşa, Osmanlı yönetiminin ileri gelenlerinden. Dedeleri arasında, başka paşalar da var. (4) Kısası, Ahmed Arif’in ailesi, eski Osmanlı soylularından. Kerkük’e de, Rumeli’den gelmişler. (5) Kürt olan annesi, Sare hanım da, o çağın soylu bir ailesinin tek çocuğudur. Dönemin ünlü din bilginlerinden İmam Yahya Abdülkadir’in kızıdır. Onun babası da, Bingöl’ün ünlü aşiretlerinden birinin şeyhi Abdülkadir Cibrali’dir. (6) Ahmed Arif, şiire, ortaokul sıralarında başlıyor. İlk şiirini “Yeni Mecmua”ya gönderiyor. “Yeni Mecmua”dan, kendisine bir yazı geliyor. Bu yazının içeriğini anımsamıyor. Şiirinin basılıp basılmadığını da bilmiyor. Kendisi, bu tarihi, 1939-1940 olarak söylüyordu. Bu tarihlerdeki dergileri taradım, ama bulamadım. Onun ilk şiiri; kuşkusuz önemli olacaktı. İlk şiirsever yıllarında, Nazım Hikmet ve Faruk Nafiz hayranıdır. O döneminde heceyle yazıyor. Ortaokuldan sonra, babası, onu okutmak için yatılı bir okul arıyor. Çünkü atılgan ve haşarı doğasından dolayı, Diyarbakır’da okuyamayacağını düşünüyor. Arkadaşlarına bağlılığı yüzünden, onlara uyup yaramazlık yapacağını hesaplıyor. Afyon Lisesi’nde, Gündüz Akıncı’nın öğrencisi oluyor. Gündüz Akıncı, daha sonraları, Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde, Çağdaş Türk Edebiyatı Kürsüsü Bölüm Başkanı oldu. Benim gibi birçok insanın da, ilerici yazınla tanışmasına yardımcı olan iyi niyetli, anlayışlı bir öğretmendi. Ahmed Arif’in üzerindeki etkisi de olumlu oluyor. Gündüz Akıncı’nın önerisiyle, Cahit Külebi’yi, Behçet Necatigil’i ve Ahmet Muhip Dıranas’ı çok okuyor ve bu şairlerimizi çok seviyor. Bu şairleri çok okuduğu o yıllarda, birçok da şiir yazıyor. Ne yazık ki, o şiirlerini de yayımlamıyor. Kendisinin ifadesine göre, o şiirlerinin bir bölümü kızlarda, bir bölümü de poliste kalıyor. (7) 1943 yılında, Ahmed Arif’in başı, polisle dertte değildir. Anlaşılan o şiirlerini saklıyordu. Üniversite yıllarında, başı polisle derde girince, yapılan aramalar sırasında, polis, ne varsa alıp götürmüş, bu şiirler de kaybolmuş. Ahmed Arif’in yazın birikimini, lise öğrenciliği sırasında, Halkevi kitaplığı sağlıyor. Halkevleri’nin önemi bir kez daha beliriyor, önemli bir şairimizin anılarıyla. O dönemde yazdığı şiirlerini sevmiyor anlaşılan. İlk yayımlanan şiiri “Rüstemo”. “Varlık”ın çıkardığı bir antolojide yayımlanmış. Bu şiirini, kitabına almadı. Basit buluyordu onu. Kitabına almadığı şiirlerinde, kendisinin yarattığı biçemden ve deyişten eser yok. Bu yüzden, onları, kitabına almıyor. Örneğin, Afyon Lisesi’nde yazdığı şiirlerden birisi şöyle:
 
Bir mavi gül bahçesi yorganım
Uyku saçlarımın meçhul şarkısı 
Sonra yastığımda ilk gölgen kızlık
Ve ilk unutulmuş hürriyet raksı
 
Yumuşaklığında köpükten öpüşlerin
Mukaddes günahlar cenneti oda 
Dikişsiz beyazlığında tüllerinin
Bir ay süzülecek buluta
 
Ve bir mavi şarap gözlerindeki 
Musiki gölgelerinde yorgun
Sen hep öylesine güzel sevdalım
Ben sana Allahsızcasına vurgun
 
Bu şiirde, Ahmed Arif olan tek dize, “Ben sana Allahsızca vurgun”. Öbürleri, o tarihlerde kendisinin tanışamadığı, ama Ahmet Muhip Dıranas’ın çok iyi tanıdığı, Ahmed Arif’in de, Dıranas aracılığıyla yakınlaştığı Baudelaire. Ahmet Muhip’in şiirine de, bir cümleyle değineyim: Gerçek Avrupalı bir şair. Baudelaire’i, denebilir ki, dize dize öykümüş, ama hiçbir zaman Baudelaire olmamış bir şair. Doğrusu böyle şey görülmemiştir dünyada. Tam bir Baudelaire’yen, ama kendisi. Bence, Ahmed Arif, o dönem şiirlerini, kendisini bulamadığı şiirleri olarak değerlendirip kitabına almamıştır. Ahmed değin, kendisi olmaya titiz şair çok az bulunur. Bir bakıma, şiiri, kendisi için bir sanat sayan bir mizaca sahipti. Kitabına almadığı şiirlerinden birisi de “Tutuklu” adlı şiiri:
 
Birden
Kurşun yemiş gibi susar 
Gözbebeklerime karşı 
Susar da
Açılıp yol verir şehir
Sade radyolarda bir gamlı hava
“Elaziz uzun çarşı”
 
Firarda gözüm yok 
Namussuzum yok
Yok pişmanlık bir halim 
Yaslanıp
Bir cigara yakmak isterim
Dumanı cevahir değer
Mağlup mu desem mahcup mu 
Ama ikisi de değil
Ben garip sen güzel 
Dünya umutlu
Öyle bir tuhafım bu akşamüstü 
Sevgilim
Canavar götürür gibi
İki yanım 
İki süngü
 
1951’de Ankara Cezaevi’nde yazılan bu şiir, tam anlamıyla, Ahmed Arif’in şiirinin ipuçlarını veriyor. Ancak, dikkat edilirse, bu şiirde “Sade radyolarda gamlı bir hava”, “Ben garip sen güzel”, “Öyle bir tuhafım bu akşamüstü” gibi, Orhan Veli estetiğiyle söylenmiş dizeler var. Bu dizeler, Orhan Veli’nin dize kuruluşuna benzemez. Bunu söylemek istemedim, söylediğim, Orhan Veli’nin açtığı yolda yaratılan Türkçe dizenin estetiğini taşır. O dönemin şairlerinin şiirlerine baktığımızda, bu tür deyişlere çok rastlarız. Ama bu şiirde de, “Yok pişmanlık bir halim”, “Dumanı cevahir değer”, “Canavar götürür gibi”, “İki yanım / İki süngü” gibi, Ahmed Arif olan dizeler var.
 
Bu şiirlerde, henüz Ahmed Arif yetişmemiş. Ahmed Arif’in süzülme döneminin ürünleri bunlar. Dikkat edilirse, bu şiirlerde “ses” önemli. Halk ezgilerinin tek düzeli seslenişi var. Biraz yüksek bir sesleniş, ama “ses” sadece. Oysa Ahmed Arif, “ses”i, şiir için “afyon” sayıyor. Cumhuriyet gazetesinde, Yurdagül Erkoca ile yaptığı bir konuşmada, “Ses benim için afyondur. Benim şiirimde söz vardır. Şiir benim öfkem, benim sinirim, benim küfrüm, benim isyanımdır. Başka ne olabilir? Benim öfkem, isyanım, sinirim nerden geliyor? Toplumun belli bir halinden geliyor. Deli değilim kendi kendime öfkeleneyim. Bir şairin toplumun yaşadığı sorunlardan etkilenmemesi mümkün mü?” diyor. (8)
 
Ahmed Arif, şiiri bir söz sanatı saydığını, Muzaffer Erdost’a ve Cemal Süreya’ya da söylemişti. Hatta Cemal’in, “Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise şiirin her yöne bir devamı gibi. Bir bakıma ‘Oral’ (ağıza ilişkin) bir şiirdir onunki”, yorumu, Ahmed Arif’in yorumudur. Doğrusu, ben, bu yorumdan bir şey anlamış değilim. Söz’e dayanan bir şiirin “oral” olması, bir eksikliktir gibime geliyor. Bana göre, Ahmed Arif’in şiiri, gerçekten söze dayanan bir şiirdir, ama “oral” değil, yüksek sesli sözlerden kurulmuştur. Bu şiiri, içinizden okuyun, sizi büyüleyemeyecektir. Mırıldanın, biraz keyifleneceksiniz. Sesinizi yükselterek okuyunuz, coştuğunuzu göreceksiniz. Yüksek sesli sözcükleri arıyor, sonunda da buluyor. Yüksek sesli sözlerden örülmemiş şiirlerini benimsemiyor, bu yüzden de kitabına almıyor.
 
Ahmed Arif, kendi şiirini buluncaya değin sabretmiştir. İlk şiirlerini, birden piyasaya sürmemesi, bu yüzdendir. 1948’de, kendisini sorguluyor. Cemal’e yazdığı mektupta, bu sorgulamayı uzun uzun anlatmıştı. Orhan Veli şiirini çok cılız buluyordu. Toplumun sorunlarına ayna tutamıyordu bu şiir. Şiir, salt gerçekliği yansıtarak şiir olmaz. O şiiri, “sessiz bir şiir” olarak görüyordu. Her şeyden önce, şiirde, “mısranın namusuna” inanıyordu. “Şiirsel yükten mahrum” biz sözün şiir olmayacağını düşünüyordu. Sonunda aradığı şiiri buldu: Yüksek sesli sözlerden oluşan, düşünceyi yadsımayan, ama şiirselliği olan şiir. 1948’de “Varlık”ın çıkardığı ve Attila İlhan’ın düzenlediği Antoloji’de yer alan “Rüstemo”, gerçekten ayrı bir sestir. Kendine özgü bir şiirin ipuçlarını buluyoruz onda.
 
Dize (mısra), Ahmed Arif’in şiirinde çok önemlidir. Şiir dizelerle kurulur. “Şiirde mısranın haysiyetine inanırım,” diyor. (10) Şiirlerinde de, “mısra” sözcüğünü, türlü imge yapımında kullanır. Yaşamı bir mısra boyu maceradır:
 
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram… (11)
Dizeyi, kimi zaman bir silah gibi kullanır; “mısra”, içinde biriken öfkenin hançeridir:
İçim bir suskunsa tekin mi ola?
O malta bıçağı, kınsız, uyanık,
Ve genç bir mısradır
Filinta endam… (12)
 
“Mısra çekmek”, onun en keyiflendiği andır. Sevgilisi için yapar bu işi:
 
Ruhum…
Mısra çekiyorum haberin olsun (13)
(…)
İlan-ı aşk makamında bir mısra
Yeşerip kımıldar içimde,
Düşer aklıma gözlerin… (14)
 
Her duygu, her düşünce, içinde birer dize olarak özümlenir:
 
Cihanlar, çocuklar, kuşlar içinde
Sızlar bir yerlerin
Adsız ve kayıp
Sızlar, usul-usul, dargın,
Ve kan tadında bir konca,
Damıtır kendini mısralarınca… (15)
 
Şiirin kalıbını, mısra mısra döker, herkesi mısraları çağırır evrensel kardeşliğine: 
 
Ve ben şairim.
Namus işçisiyim yani
Yürek işçisi. 
Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş,
Ne salkım bir bakış
Resmin çekeyim,
Ne kınsız bir rüzgâr
Mısra dökeyim. (16)
 
Duyar mısın, anlayıp sızlar mısın ki? 
Gece, samanyollarında rüzgâr çıkıncayadek,
Mısralarını kardeş - kardeş çağırır
Aman aman hey... (17)
 
Ahmed Arif, şiirinin “öfke ve isyan” olduğunu söylüyor. Bu öfke ve isyan, nereden kaynaklanıyor? Kuşkusuz, her toplumcu şairde görünen tavırdır bu. Ancak, şiiri, öfkeyi yerleştirmenin biçimi farklı olur. Her şairin, kendi biçemi vardır. Ahmed Arif, aşiret töresiyle yetişmiş. Kendisi bir aşiret çocuğu değil, ama babasının görevi dolayısıyla, hep Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, ilçelerde ve bucaklarda büyümüş. Bu yörelerimiz, hala, aşiret yapısından kurtarılamamıştır. Aşiret insanında “asabiyet” yani kan bağına dayalı bir öfke vardır. Aşiret asabesi, her zaman öfkeli insan yaratır. İbn-i Haldun, aşiret yaşamındaki bu özelliği ilk saptayanlardandır. Mukaddime’de, “kabile asabesi”nden uzun uzun söz eder. Ahmed Arif, aşireti çok önemsiyor: “Aşiret, çocuğu, kızı ve gelini korur. Çocuk herkesindir.” Aşiret duygusunu, insanın bir iç bezeği gibi düşünüyor. “Aşiret insanları yalan söylemezler, dürüsttürler.” (18) Doğal ki, kendisindeki aşiret anlayışını belirtiyor. Yoksa aşiretin evrensel dürüstlüğünden söz edilemez. Çünkü aşiret insanı, yüksek üretim aşamalarına varmamıştır. Genellikle “talana ve çapula” yönelir. “Kan davası”, aşiretin inanç sistemi içinde yer almıştır. Her kan davası olayında da, bir kalleşlik vardır. Pusu kurulur, kanı akıtılmak istenen insan öldürülür. İnsanı, namazın üzerinde bile vururlar. Elbette, işlerine geldiği gibi konuşurlar, çıkarlarına göre söz kurarlar, dolayısıyla yalan da söylerler. Mertliğin yanında puştluk da olacaktır ve de vardır. Kendi aşireti içinde yalana ve dürüstlüğe aykırı davranamaz, ama başka aşiretlere karşı çok namert olabilirler. Nitekim aşiretlerin zaman zaman çatışmaları, zaman zaman da birleşmeleri, o andaki çıkarlarına göre davranmalarının ürünüdür. Aşiret insanı, çok ilkel üretim araçlarıyla, çok kısıtlı üretim güçlerine sahip olduğundan, sürekli tedirgindir. Bundan dolayı da, öfkelidir, sinirlidir.
 
Ahmed Arif’in şiirini, bu yapı içinde ele alınca, daha sağlıklı sonuçlara varmak olanaklı olabilir. Ahmed Arif, “Şiir, anlaşılır olmalıdır ve insanı yüreğinden yakalamalıdır,” diyor. (19) Bence,  Ahmed  Arif’in şiirini, bu cümle tümüyle anlatıyor. Bu arada, şiirini geliştirmek isteyen şairlere, şunları salık veriyor: “Şiirini zenginleştirmek isteyen şair, Fransız şiirini iyi bilmeli. Pablo Neruda’yı bilmeli. Arap şiirini incelemeli. Kitab-ı Mukaddesi okumalı.” (20) Şiirseli ve düşünceyi birlikte öneriyor. Kendisinin şiirinde, Pablo Neruda’yı bulmak olanaksızdır. Ama şiirde ideolojinin ve halk motiflerinin nasıl kullanılacağını göstermesi bakımından önemli bulmuş ve yararlanmış belli ki. Arap şiirinin ve Kitab-ı Mukaddes’in ise, gelenekle ilişkisi bulunuyor. Ama şiirinin özünü göstermesi bakımından, bu sözlerine dikkat etmek gerekiyor. Ahmed Arif’in şiiri nasıl bir şiirdir? Bu sorunun yanıtını, yukarıdaki sözleriyle birlikte araştırmalıyız.
 
Her şeyden önce, dilimizde etkisi yüksek sözcükleri seçiyor. Günlük konuşmalarımızda, çok önem vermediğimiz sözcükler olabilir bunlar. Ama masallarda, ağıtlarda ve türkülerde okuduğu dille besliyor şiirini. Bu sözcük ekonomisi, dizenin özgün kuruluşuna ve şiir yükünün yoğunluk kazanmasına yol açıyor. Konuşma diliyle özdeşleşiyor, halkın canlı, renkli, gürül gürül dilini yakalıyor. Ama kendini, hiçbir zaman şiir dilini, konuşma diline indirgemiyor. Şiirin mayası olarak kullanıyor bu dili. Örneğin,
 
Meltemin bir tadı ustura ağzı
Biri kız memesi, tılsım,
Yağmurun bir damlası süzülmüş küfür,
Bir damlası aşk. (21)
 
Dizelerinde, “kız memesi”, halk dilinden alınmış. Sert, ellenmemiş, diri. Bu özellikleriyle insanı uyarıcı, çekici. “Tılsım”, masal dilinde çok kullanılan, nerdeyse konuşma dilinden uzaklaşmış bir sözcük. Büyü, sihir, giz anlamlarında. “Meltem”in, “tılsım” olması ise, tüm masallarımızda kullanılan bir imge. En gizli haberler, rüzgârın ve kuşun kanadında gönderilir. “Yağmurun bir damlasının süzülmüş küfür”, bir damlasının da “aşk” olması, örge olarak, masallarımızda görülen, iyileştirici ya da durumu kurtarıcı olan bir nesnenin bir yanının zehir, bir yanın şifa olması gibidir. Ne ki, “küfür” ile “aşk” birbirinin karşıtı değildir. Bütün bunlardan, Ahmed Arif’in şiirinin dokusu çıkıyor. Onun dili, görüldüğü gibi, kesinlikle türkü dili değildir.
 
Ahmed Arif, kendisini sorgularken, Orhan Veli, Türk şiirine egemendi. O günün tüm yetenekli gençleri, Orhan Veli’nin izinde şiir yazıyorlardı. Fazıl Hüsnü, Cahit Külebi, Ahmet Muhip, Cahit Sıtkı gibi kendilerini kanıtlamış birkaç şair, kendi biçemlerini yaratmışlardı. Ama Türk şiiri, bunların etkisinde değildi. Orhan Veli, başlı başına bir yetenekti, ama alaycı, esprili bir dille, şiiri şiirsellikten uzaklaştırıyordu. Ahmet Hamdi Tanpınar ise, eski şiirimizle Fransız şiirinden kurulmuş bir yapıyı zorladı. Onun şiirlerindeki Fransız etkisi yadsınamaz. Aşiret töreleriyle yetişmiş birisinin şiir dili, bunlardan esinlenerek örgütlenemezdi. Ona, yeni bir sözcük ekonomisi gerekirdi. Bohemi, sessizliği, gerçekten kaçmayı amaçlamış Fransız şiiriyle, aşiret ruhu yansıtılamaz. Ayrıca, yurt gerçeklerine de aykırıdır böyle bir tutum. Fransız sömürgecidir, Anadolu ise sömürülmektedir. Karşı tarafta bir şiir var: Nazım Hikmet’in yarattığı şiir. Rıfat Ilgaz’ın, Suphi Taşhan’ın, A. Kadir’in açmaya çalıştıkları yol, bu şiirin yoluydu. Bir de, Niyazi Akıncıoğlu var. Sağlam bir şiir dokusuna sahip. Bir genç şairin karşısına Nazım Hikmet’i, birden koymamalı. Dengeli biçimde özümsetmeli. Birden çıkarırsanız karşısına, paniğe kapılır ya da kopyaya başlar. Bunu da yapamazsa, ters akımlara kapılır. Hidrojene karşı Kürt hançeri ne yapar? Etkilere, bile bile kucak açan bir şairin soylu bir yol seçtiği söylenemez. Bu yol ile deneyimci olunur, ama şair olunamaz. (22) İşte bu sorgulamasından sonra, şiirini, moda sayılabilecek etkilere kapadı.
 
Ahmed Arif, öyle bir şiir dili oluşturdu ki, şiirleri, yazdıktan sonra dinlenmeye ve yayımlamaya vakit bulamadan dillere düştü. Bir yerde okusa, hemen ezberleniyor ve yüksek sesle okunuyordu. Böyle bir durum, onun başına, yaşamının sonuna değin sürecek büyük dertler açtı. Ahmed Arif, Gençlik Derneği’nin üyesiydi. Gençlik Derneği, Türkiye Komünist Partisi’nin gençlik düzeyinde çalışan bir örgütüydü. 1947’de, Ahmed Arif, İtalyan komünisti Togliatti için bir şiir yazıyor. Daha şiirin adını bile koymamıştır. Togliatti, o dönemde, yalnız İtalyan işçi sınıfının değil, tüm dünya işçilerinin en önemli adamı. Komintern’in üyesi ve en etkili kişilerinden birisi. Togliatti’yi faşistler vuruyorlar. Şiiri henüz tamamlamamış. Kahvede otururken, bir arkadaşı geliyor. Ceketinin cebinde bir kâğıt görüyor. Şiir olduğunu anlıyor, alıp okuyor.  Ahmed’e haber vermeden götürüp daktiloyla çoğaltıyor. Birkaç gün sonra, bir arkadaşı, “Senin bir şiirin Melahat’ın evinde bulundu. Seksen nüsha,” diyor. Melahat Hanım, Ahmed Arif’in arkadaşı, felsefe doktorası öğrencisi. Togliatti için yazılan şiirin daktiloyla yazılmış seksen nüshası, rulo halinde, radyonun arkasından alınıyor. Melahat Hanım, Türkiye Gençlik Derneği’nin yönetim kurulu üyesi. Yönetim kurulunun beş üyesini tutukluyorlar. Açık bir provokasyon, bir ihbar var. Bütün bunları bahane ederek derneği kapattılar. Şiiri bahane ediyorlar ama mahkemede, şiirden bir kez olsun söz edilmiyor. (23) Şiir, zaten tamamlanmamıştır. Ahmed Arif’in belleğinde kalan bölümü şöyle:
 
Palmiro, Palmiro şanlı işçi,
Sıcak yaralarındaki barut kokusu
Kesik, anaların sütü
Ve kaçmıştır bebelerin uykusu
Korku katedrallerinde yarımadanın
Gün görmüş meydanları Roma’nın
Bizimledir
Mavi mavi eser deniz meltemi
Sicilya’nın güneşli kalçaları
Kartpostal dalgınlığında Napoli bahçeleri bizimle
Bizden yanadır hava
Bizden yanadır su
Bizden yanadır Sinyor de Gasperi’nin
Ve bütün sinyorların korkusu
Ürkmüştür manastır fareleri 
 
Ahmed Arif bunu şiir saymıyor. Halkın huzuruna çıkarılamaz, ama mahkemenin huzuruna çıkarılır. Bu dönemde yazdığı birçok şiiri, hemen Kürtçeye, Zazacaya çevriliyor ve her yerde okunuyor. Ahmed Arif’in başını derde sokan en önemli konu da bu.
 
Ahmed Arif’in şiiri, sonunda siyasal bir anlam kazanıyor. Şiir olarak değil de, siyasal bir bildiri gibi değerlendiriliyor. 1951,de, komünist düşünceleri yaymak istediği ve bu amaçla yasadışı Türkiye Komünist Partisi içinde çalıştığı savlanarak tutuklandı. Dosya numarası 1951/82. O dönemde, ülkede sıkıyönetim yok, ama Türkiye Komünist Partisi üyeleri, vatan ihanetiyle suçlanarak askeri bir mahkemede yargılanıyorlar. Ahmed Arif, savcının tüm ısrarlarına karşın, savcıya yazılı ya da sözlü bir savunmada bulunmuyor. Cezaevi Müdürü’nün ve Savcı’nın tüm baskılarına direniyor. Sonunda, örgütün merkezi olarak İstanbul kabul ediliyor ve Ankara’da tutuklananlar, İstanbul’a götürülüyorlar. Orada, Sansaryan Han’da, Siyasi Şube’de, Türkiye’nin birçok yazarına ve aydınına, siyasal tarihimize tarihsel bir ayıp olarak geçen işkenceler yapılmıştır. Bu günlerde Ahmed Arif hastadır ve çok zayıftır. Enver Gökçe de, bir hücre ötesinde işkence görmektedir. Orhan Suda’ya, Kemal Ergin’e, Muzaffer Arabul’a, Zeki Baştımar’a yapılan işkenceleri duyuyor.
 
Şiiri, bu yüzden, acının ve direnmenin şiirine dönüşüyor. Bu işkence, Ahmed Arif’te, şiirin acı ürünü olduğu gibi, bir kanı uyandırıyor: “Acı çekmeyen, kimse, şair olamaz. Acı çekmek de, her kula nasip olmaz.
*Bu yazının ikinci bölümü: “Ahmed Arif’in Şiirinin Yapısı” gelecek sayımızda yayımlanacaktır.
 
(1)Mehmet Kaplan, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Devlet Kitapları, İstanbul 1973, s. 518.
(2)Mehmet Kaplan, agy, s. 517.
(3)Refik Durbaş, Ahmed Arif Anlatıyor, Cem Yayınevi, İstanbul 1990, s. 9.
(4)Refik Durbaş,  agy,  s. 11.
(5)Refik Durbaş,  agy, s. 12.
(6)Refik Durbaş,  agy, s. 12.
(7)Refik Durbaş,  agy, s. 22.
(8)Yurdagül Erkoca, Cumhuriyet, 25 Ocak 1987.
(9)Cemal Süreya, Papirüs, Ocak 1969.
(10)Refik Durbaş, agy, s. 38.
(11,  12,  13,  14)  Hasretinden Prangalar Eskittim, 25. Basım, ss. 33, 24, 38, 19.
(15, 16, 17) Hasretinden Prangalar Eskittim, agb, ss. 53, 65, 60.
(18)Refik Durbaş,  agy, s. 54.
(19)Refik Durbaş,  agy,  s. 66.
(20)Refik Durbaş, agy, s. 67.
(21)Hasretinden Prangalar Eskittim, agb, s. 60.
(22)Refik Durbaş, agy, s. 18 ve sonrası.
(23)Refik Durbaş, agy, s. 73.