0555 000 00 00  |   [email protected]  |  
Menü

SÖZCÜK ESİNTİSİ - Bilgin ADALI (1965)

SÖZCÜK ESİNTİSİ - Bilgin ADALI (1965)

Dönemin edebiyat dergilerinden "devinim" de, Bilgin ADALI; Leyla Erbil'in "Dönem" dergisinde çıkan ve Demir ÖZLÜ'yü eleştiren yazısı üstüne yazar ve genç edebiyatçılara ders niteliğindeki bu yazı çıkar ortaya:

SÖZCÜK ESİNTİSİ
Bilgin Adalı (devinim 1965)
 
Ortaklıkta bir karmaşadır sürüp gidiyor bir süredir. Herkes bir şeyler söylüyor ve kimse ne söylediğinin farkında değil. Kalemlerine saygı duyduğumuz ünlü yazarlarımız durup dinlenmeksizin bir yığın söz ediyorlar. Bir yöreselleşme - evrenselleşme sözü çıkıyor ortaya, bu yetmiyor bir de ulusallaşmayı getirip konduruveriyorlar bunların arasına. Ardından da şu şöyle dediydi de, bu böyle demişti de, o böyle yaptıydı da, falan filan, başlıyor veriştirmeler. Geçen yıl da şiirin çıkmazda olduğunu söz konusu eden bir yığın yazı okumuştuk. Daha önceki yıl ne vardı bilemeyeceğim şimdi. Ama hani bunca yazı yazıldıktan, bunca emek harcandıktan sonra bir şeyler bekliyor kişi. Bir yerlere varılmasını, iyi bir sonuca ulaşılmasını bekliyor. Bunca söz'den sonra bir iş'in yapılmasını beklemek, ortaya bir iş konmasını beklemek de hakkıdır sanıyorum kişinin. Oysa bunların ardından bütün bir ömür beklemekle geçiyor da bir şey çıkmıyor ortaya. Herkes yazısında şiirin çıkmazda olduğunu söylüyor. Kimse çıkmazdan nasıl kurtulabileceğimize değinmiyor ya da çıkmazdan kurtulmuş bir şiir örneği veremiyor. Kendi doğal gelişimi içinde sürüp gidiyor şiir bütün bunların ardından.
 
Yıllık giyim modası gibi bir şey galiba bu bizdeki. Bir konu moda oluyor, ardından, giysi diktirir gibi, her yazar o konuda bir şeyler yazıyor, konu eskiyince de atıveriyor sırtından onları. Kuru söz'den öteye gidilemiyor bir türlü. Bunca derginin dolmasına karşın kocaman bir sıfır çıkıyor ortaya.
 
Dönem'in Nisan sayısında Leyla Erbil'in bir yazısı var. Demir Özlü'ye çatıyor Erbil. Bu arada, hemen yazının başında da Konur Ertop'un, Yeni Dergi'nin Kasım sayısında çıkan, Özlü'nün Solumasıyla ilgili bir yazısına değiniyor. Sanıyorum Erbil bir görev yapıp, üstüne düşen sorumluluğu yüklendiği kanısındadır. Ertop için de aynı şeyi söylüyoruz. O da bir eleştirmen olarak sorumluluğunu bilmiş ve görevini yapmış kendi kanısınca. İkisinin de çabası edebiyatımızın yararına, ne güzel. Ama...
 
Leyla Erbil, “ipe sapa gelmez sözler” diye adlandırıyor Ertop'un yazısını. Nedenleri yok bunun. Bu sözleri söyledikten sonra, böyle ağır bir deyişle yerdiği o yazının azıcık üstünde durup, “ipe sapa gelmezliği”ni kanıtlasaydı (ya da kanıtlayabilseydi), havada kalmazdı sözleri, hem biz nedenlerim öğrenirdik hem de Leyla Erbil bir iş yapmış olurdu. Sonra, yanlış da olsa Ertop'un yazdıkları düşündükleridir, yani düşüncedir ve düşünceye saygı gerektiği kanısındayız. Karşısında olduğumuz, yanlış bulduğumuz bir düşünce varsa, ortaya koyup karşı çıkalım ama gene de en azından düşünce'ye karşı saygılı olmasını bilip öyle karşı çıkalım. Yoksa diyeceğimiz şudur: sokaklarda oyun oynayan çocuklar daha iyi bilir küfretmesini.
 
Konur Ertop'un yazısına gelince: “Evrenselin Eşiğinde” diye bir başlık atmış yazısına Ertop. Ardından da Yeni Dergi'nin sayfa büyüklüğü içinde, bir sayfadan az fazla bir yeri dolduran kısacık bir yazı geliyor. Yazının en önemli yanı, Soluma'nın üstünde çok yüzeysel olarak durulmasına karşın, Erbil'in de dikkatini (başka bir açıdan) çektiği gibi, Soluma'daki “Kanal” adlı öykünün “yalnız Özlü'nün değil bütün yeni hikâyemizin en güzel ürünlerinden biri” olarak tanımlanışıdır. Bu kadar büyük ve savlı bir 'Sözden sonra, o öykü üstüne, neden böylesi iyi bir yapıt olduğunu kanıtlayan uzun bir inceleme yazısı bekliyoruz. Oysa hemen ardından daha büyük bir söz geliyor. “insanlar kimliksiz” ve “bazı hikâyelerde kişi adları hiç bir dilden olmayan anlamsız kelimeler biçiminde” olduğu için, “Demir Özlü evrensel olanı yakalıyor.” deyiveriyor Ertop. Ayrıca bunu da öylece bırakıyor. Havada kalıveriyor bütün dedikleri. Öyle anlaşılıyor ki bu yüzden de, kişileri kimliksiz ve kişi adları hiç bir dilden olmayan anlamsız sözcükler biçimindeki öyküler, evrensel ya da evrenselin eşiğinde olan öykülerdir. Çünkü bu büyük sözlerin yanı sıra Ertop yalnızca Kanal'ın ve ilgisini çeken bir başka öykünün konusunu anlatmış bize. Bildiğimiz, Özlü'nün sanat yaparak ortaya koyduğu şeyleri kabaca özetleyivermiş ki iş değildir bu. Ardından da görevi bitivermiş. “Ama bu kitap tanıtma yazısıdır eleştiri değil.” diyenler de çıkabilir. Gerçekte, biz de öyle düşünüyoruz. Hani böylesi büyük sözler etmesine karşı çıkışımız da ondan ya. Tanıtma yazısıysa, tanıtma yazısı olarak kalsın, ötesine geçip çizmeden yukarı çıkmasın.
 
Bizde, (konumuzun dışında kalan şiir eleştirmenlerini saymıyoruz) eleştiri yapan yok gibi. Bir Asım Bezirci geliyor usumuza, bir de gençlerden Eser Gürson -gene de Gürson üstüne bir yargıya varmak için erkendir belki de-. Başka? Yok işte! “Varım” diyen çıksın ortaya. Bu arada şunu da eklemek gerekir sanıyorum; eleştiri diye, sağlam bir düşüncenin, sıkı bir çalışmanın temellendirilmiş (örneklerle kanıtlanmış) ürününden söz ediyoruz. Yuvarlak söz, büyük söz, kanıtsız havada kalmış söz değildir eleştiri denince usumuza gelen. Ama görünüşe göre, büyük söz söylemek bizde yaygın bir hastalık. Ayrıca, eleştiri denince, bu büyük söz hastalığı ya elden geldiğince göklere çıkarıp, eksiksizliğini övüp yazının hemen kıyı bir yerinde “bu kadarlık da olun der gibilerden”, “Eh şunun da olmaması isterdik” diye yama gibi duran bir değinmeyle yazıyı bitirmek; ya da iyice yerip yerden yere çaldıktan sonra, “Eh şuracığında da bir şeyler var” diye lütfen iyi bir yan bulmak gibi bir biçim alıyor. İyi olan birden her yanıyla iyi oluveriyor, kötü olan da her yanıyla kötü. (Gene de arada bir iki yana da değinen -doğru ya da yanlış olması önemli değil. Yazılar çıkıyor da seviniyoruz hiç değilse.) Örnek mi? işte Ertop'un yazısı, işte Erbil'in yazısı. Övmüş övmüş, göklere çıkarmış da Ertop Özlü'yü, hemen yazının en sonunda, “her yazarda bulunabilecek türden küçük aksamalar”ın sözünü edivermiş. Bunlar da, salt dil yanlışlıkları, yapıt her yanıyla eksiksiz bunların dışında. Eh bari, “Bunlar da dizgi hatasıdır belki de.” deyiverseydi, eski numaradır, iş görür.
 
Erbil'deyse tam tersi var bunun. O da hiç bir iyi yan bulamıyor Özlü'de. Öyle ki, kullandığı “şarlatan” gibi sözcüklerle, (ki hoş karşılamadık bu sözcükleri, bir düşünce yazısından çok bir sövgüye yakışırdı bunlar) ne demek istediğini pek açıklamıyor) ama, “eleştirici kıtlığının yarattığı duruma bir örnek vermeğe, bu yolla sorumluları uyarmağa” çalıştığına göre Özlü'yü örnek alarak, Özlü salt bir balon da eleştirmenlerimiz olmadığı için böyle iyi bir sanatçı olarak tanınıyor, oysa ciğeri beş para etmezin biridir, demeye getiriyor anladığımız kadarınca. (Hani bütün bunları öyle cümle kuruluşları içinde ve öyle karışık bir biçimde anlatıyor ki Erbil, lise sıralarındayken bir ara gazetelerin bulmacalarıyla uğraştığımıza seviniyoruz.) Özlü'nün iyi tanınmasının tek nedeni varsa, oda eleştirmenlerimizin “kıt” oluşu Erbil'e göre. Yani bir çırpıda, bunca okuyucunun ve sanatçının beğenisi de “ipe sapa gelmez” olarak tanımlamış oluyor. Bu da en az Ertop'un tutumu kadar yanlış ve gereksiz. Niye gerçek hakkını vermiyoruz ki yapıtların.
 
Bu arada gözümüze çarpan başka bir şey de sözlerin tutarsızlığı. Kimse ne dediğinin farkında değil. Boyuna bir şeyler söyleniyor. Amaç da “laf olsun dergiler dolsun”, başka bir şey değil. (Görevini bilip, gereğince yapanlara sözümüz yok doğal olarak.)
 
Erbil’e göre eleştirmenleri kıtlığı yüzünden, örneklediğine benzer bir yığın yanlışlık oluyormuş. Ama Sayın Erbil, bu örneği verirken, gerçekte, sorumluları (eleştirmenleri) uyarma çabasındaymış. Kimlerdir bu sorumlular? Ya da böyle bir sorumluluğu, eleştirmenlerin kıt olması yüzünden başına olmadık şey gelmeyen ülkemizde kime yüklüyor Sayın Erbil. Bilmiyorum. Anlayamadım. “ipe sapa gelmez” sözlerle, iş gören eleştirmenlere mi? Büyük bir çelişki bu. Erbil'den beklemediğimiz bir şey. Oysa bu eksikliği görebilen bir yazarımız olarak, böyle bir sorumluluğu kendisi yüklenseydi, belki sevinirdik. Ama o salt sorumluları uyarma görevini üstüne almış. Demir Özlü'yü ya da bir başkasını eleştirecek kadar güçlü bulmuyor mu yoksa kendisini? Sanmıyorum. Çünkü bir eleştiride aşırı ve yanlış yargılara varılmışsa, olduğunu ortaya çıkıp o yargıların yanlış olduğunu “ipe sapa gelmez” olduğunu söyleyen bir yazar, o yapıtları eleştirip daha iyi yargılara varabilir demektir. (Eleştiri denince ne anladığımızı yukarıda belirtmiştik. Bu yüzden Erbil’in yazısına eleştiri diyemiyoruz. Ayrıca yapıta değil kişiye yöneltilmiş bir yazı oluşu da onun eleştiri niteliği taşımadığını kanıtlar sanıyorum.) ama bizdeki hastalıkların bir başkası da bu işte. “GÜM!” diye kesin bir yargı iniveriyor aramıza, sonra da havada kalıveriyor. İş göremiyor, iş olmuyor. Falanca, filan dergide şu konuda (ya da …..’nın üstüne) yazı yazdı oluveriyor. Oysa özlediğimiz, yargıyı kanıtlamak ve yargının ardından yargılanandan daha iyisini ortaya koymaktır. Belki Leyla Erbil yapacaktır bu özlediğimiz şeyi. Bekliyoruz. Yapsa da diyoruz, şimdiki yazarlarımıza da sonradan gelecek olanlara da iyi bir örnek olsa.
 
En büyük sorun, en önemli konu, daha iyiyi yaparak çözüm getirmektir. Yoksa dergi doldurmacılığı yapmak, modaya uyacak yazılar yazmak çok kolay. İş yapmak gerekli, yapılan işi de söz kalabalığıyla değil; sıkı çalışarak, ortaya bu çalışmanın ürününü koyarak getirmek gerekli. Buda da kimsenin yanaştığı yok.
 
Yazının orjinal dergi sayfaları: