Ana Sayfa Mektupları Şiirleri Biyografi Kitapları Hakkında Yazılar Duyurular Videolar Ordan Burdan Edebi Yazarlar Albüm İletişim
Şiirleri
Hakkında Yazılar
Degişim İçin Önemli Adım

1826'da Yeniçeri Ocağı’nın kapatılması, Osmaalı İmparatorluğunda yapılmaya çalışılan her yenileşme hareketine kazan kaldırma geleneğine de son verdi. Kuşkusuz, Şeyhü'l İslamı olan OsmanlI devletinde, yenilikçi hareketler, tutucu İslam çevrelerince hoş karşılanmamış, hatta zaman zaman başkaldırılara, ayaklanmalara yol açmıştır. Ne ki, bu ayaklanmalar. Yeniçeri Ocağfnın kaldırılmasıyla, devlet kuramlarından gelmeyecektir. 1839’da, Giilhaııe Parkı’nda ulusa duyurulan Tanzimat Fermanı, devlet yapısının Batılılaşmaya başladığının belgesidir. Devletin yapısındaki değişme, devlet kurumlarında ayıklamaya izin vermedi. 31 Mart Vakası, alaylı subayları da yanına almıştır. Ancak ordu, bu Nakşi ayaklanmasını bastırmıştır.

Osmanlıcılık biçiminde başlayan ulusalcılık düşüncesi, Genç Os- manlılar tarafından, biraz daha “Türk'e doğru” yöneltildi. 1910’da başlayan Arnavut ayaklanması, Osmanlıcılığı gerici bir duruma getirdiği gibi, “Genç Osmanlılar’ da “Genç Tiirkler" yaptı. Türkçülük hareketi, kendi iç devinimine koşut olarak böyle gelişti, giderek “Turancılık 'a vardı.

Kaynağında, Turan düşüncesi, OsmanlI’nın İngiliz ve Fransız devletleriyle ilişkilerini kesmeye yönelik bir Alman siyasasıydı. Turancılar, Anadolu'yu, Türklükğün bozulduğu, sığınılmış bir ülke olarak görmüşlerdir. Sabahattin Eyuboğiu’mın bir anısı, bu durumu çok iyi açıklıyor. Eyuboğlu (1908-1973), Trabzon Usesi’nde öğrenciyken, Okul Müdürü, bir akşam yatılı öğrencileri toplar (1924 ya da 1925), “Tıtran'dan kardeşlerimiz geldi," diyerek 30-40 öğren

ciyi tanıtır.  Öğrenciler. Tııranlı kardeşlerine çok yardım ederler. Tiirkçeleri, bizim konuştuğumuz Türkçeye benzemiyordur, Türkçe öğretmenleri, bizim Türkçemizin bozuk olduğunu söyler.-Öyle anlaşılıyor ki. Türkçe öğretmenleri “Tiir/ffi/’ymüş. Turanlı kardeşler, hemen sınıf başkanı, takım kaptanı, kol başkam seçiliyorlar. “Çünkü, onlar gerçek Türktiiler. Biz ise kırmaydık," diyor Eyuboğlu. Daha sonraları, kulüp başkanı yaptıkları arkadaşları, İran’a gitmiş, bazıları Şah yönetiminde bakan bile olmuşlardı. Biri de, Ankara’da yüksek bir makam almış. O kişi, Sabahattin Eyuboğiu’na şu hikmetli sözü öğretmiş: "Sin, külahın görünmesin."

Tııranlılar, Anadolu'yu küçümsemeyi sürdürüyorlar. Ankara’nın iinKi bütün caddeleri, Oıta Asya kentlerinin, dağlarının, göllerinin adını aldılar. André Malraux’nun Altenburg kampında yazdığı "Les Noyers de l'Ahenberg" (Altenberg'de Yitip Gidenler) adlı yapıtı, babasından dinlediklerini, notlarından okuduklarını içeriyor. Bu yapıta, bir roman denemesi olarak bile bakılabilir. Turanlı kardeşlerin Anadolu'yu sürüklemek istedikleri serüvenin romanı diyebiliriz. Yapıt bir bakıma, Malraux ailesinin kısa tarihini öykiilemiştir. Kısa aile tarihinin öyküsünde anlattığı kimi olayları birazcık aşsa, müthiş bir romanla karşılaşacağız. Örneğin, bir kız yüzünden, asık suratlı Walter amcasına kızıp giden yeğeninin aşkını, kendisini evlat edinen amcasıyla ilişkisini anlatsa, Malraux ailesinin romanını tam okuyacaktık. André Malraux, bu tiir olaylara, sadece değiniyor. Öyküyü geliştirerek babasının Enver Paşaya nasıl akıl hocalığı yaptığını daha önemli buluyor.

1911’de, Balkan halkları, bağımsızlık amacıyla isyan etmişler. Osmanlı’yı yenilgiye uğratmışlardı. 1913’te, bütün Avrupa devletleri, Tiirklerin Avrupa’dan atıldığını sanmışlardı. Bulgarlar, İstanbul'a otuz kilometre kadar yaklaştılar. Yunanlılar, adalara çıkmışlar. Bulgarlar Çatalca’da bekliyorlardı, linver Paşa, orduyu yeniden örgütleyip Edirne’ye girdi. Enver Paşa artık Edirne kahramanıydı.

André Malraux, babasının, Doğu Dilleri Enstitüsü'nü bitirdikten sonra, 1908’de İstanbul Darüîfiinûnıfna (İstanbul Üniversitesi) Türkolog olarak gittiğini yazıyor.  Orada, genç Tiirk aydınların üzerinde etkili olduğunu bildiriyor. Baba Malraux, bu derslerine, “Action Felsefesi” adını vermiş. Bu düşünce, kısa sürede, aydınlar arasında gelişmiş. ‘Jön Türkler" hareketi, askerler arasında da yayılmış.

André Malraux'un anlattıklarının ne değin gerçek olduğunu saptamak çok zor. Sabahattin Eyuboğlu, kendisiyle ilişki kurup belgeleri öğrenmek istemiş, ama Malraux sürekli kaçmış. Anlaşılan, bir aile öyküsü yazıyordu, kurguyu, salt çocukluk düşlerine dayandırmıştı. Ancak, belgeleri incelediği de anlaşılıyor. Balkan Savaşları, Enver Paşa’nın Edirne’ye girişi, Abdüllıamit hakkında verdiği bilgiler, belgelere yabancı olmadığını gösteriyor. Abdülha- mit’i, politikası belli olmayan birisi olarak niteliyor. “Genel olarak, zorbalık düzenlerinde, zorbanın politikası iyi bilinir de, kendi kişiliği iyi bilinmez. Burada, Sultanın kişiliği az çok biliniyor, ama politikasının ne olduğu anlaşılmıyordu.”

Hiçbir Türk tarihçisi, Abdiilhamit'in politikasının ne olduğunu, bu denli açık anlatamamıştır. Demek, Malraux'un Abdüllıamit için gözlemleri olmuş. Abdiilhamit’i iyi tanıyor. Onu, politikası belli olmayan birisi olarak niteliyor. Çok doğru bir saptama. Abdülha- mit’in tek amacı, iktidarı elden bırakmamaktır. Böyle bir politika, tarihsel anlamda nitelenemez, belirsizdir. Bir başka gözlemi de ilginç: "Abdülhamit, Tiirk sözcüğünü biç sevmezmiş. Türk sözcüğünü ağzına alanı sürermiş. Israr edeni de öldürtürmüş.”J Bu savları, aşırı sa-yabiliriz, ama Abdülhamit’in Türkçülere uzak durduğu, İslamcıları desteklediği biliniyor. Genç Tiirkler'in Turancılık öğretisi, gelecek •Çin tehlikeli görünüyordu. İran’ın kuzeyinde Hazar Denizi’nden, Akmolinsk Yaylası’nın ve daha doğuya, Altaylar’a, bıı dağların batı yamaçlarına değin uzanan bölgeye “Turan" adı veriliyordu. “Burası, yerkürenin hiçbir bölgesinde bulunmayan bir yurttur."* Turan halkının İRİSİ da (karakter) farklıdır. “Vatan sevgisi yüksektir, kendine güveni tamdır, muharip (savaşçı) millettir, özgürdür, geleneğe bağlıdır, yaptığıyla Övünmez."' Türkçüler, kendilerini “koyıı ulusalcı” (kuyu milliyetçi) olarak tanımlarlar.

Koyu milliyetçiler, OsmanlI’nın Avrupa’daki çözülüşünü gördükçe, ırkçı düşüncelerini de koyulaştırıyorlardı. II. Abdüllıamit, ordunun generallerini biııbir nazla kabul ederken, İslamcıların saraya giriş çıkışlarına özel işlem yapıyordu. Şiir ve polis raporlarım okuyan Padişah. İslam dünyasının önemli kişilerine bildiriler de gönderiyordu. Halife hazretlerinin adı [:as, Afgan, Hint camilerinde hutbelerde okunuyordu. "Vatan" terimini yasaklayan, bu yüzden, Halit Ziya Uşaklıgil gibi büyük bir yazan Bekir Ağa Bölüğüne kapattıran Sultan', İmparator Wilhelm ile ilişkilerini üst düzeyde tutuyordu.

Türkçüler, bu gelişmeleri pek sevmiyorlardı. Mehmetçiğin aya-ğında postalı yoktu, ama iki yüz bin ajan, bol ödeneklerle, bütün aydınları izliyordu. Allah, halifenin hizmetlerini unutmayacak. İslam birliğine izin verecekti. İslam birliği İngiliz, Transız, Rus bağlaşıklığına karşı büyük bir ordu kurabilecekti. Türkçüler, bu düşüncelerin gerçekleşebileceğine inanmıyorlardı. İrkçı şoven bir ulusalcılık anlayışıyla, Türkçülük öğretisinin tarihini, “Yolığ Teğin'e indiriyorlardı. Kaşgarlı Malmıud’u da (?-?), "milliyetperver" sayıyorlardı.* Kaşgarlı, kuşkusuz, bir kavimciydi, ama ulus dediğimiz top luın doğmadan "ulusalcı" olmak olanaksızdır. Kaşgarlı Mahmud. Divânü Lûgat-it Türk’ü (1068-1073) yılları arasında, yani Malazgirt Savaşı’ndan, yaklaşık 3 yıl önce yazmaya başlamış, 1073’te bitirmişti. Kaşgarlı, Alparslan’dan ve Malazgirt’ten söz etmiyor hiç. Bu yapıt, 1908 yılında, sahhaflarda bulunmuş, 1915-1917’de Ali [“miri (1857-1923), satın almış. Prof. Dr. Köpriilüzade M. Fuat’ın verdiği bilgiye göre. Divan, Kilisli Rıfat Bey’in çalışmalarıyla, Maarif

Vekâlati'nce üç cilt olarak basılmıştır. Fuat Köprülü (1890-1966). Kaşgarlı Mahmud’un "Gördüm ki yüce Tanrı devlet güneşini Tiirkleriıı burçlarından doğdurmuş, göklerdeki dairelere benzeyen devletleri onların saltanatları çevresinde dönmeğe başlamış, onlara Türk adını kendisi takmış, onlara hakanlığı kendisi vermişcümlelerine dayanarak “Bu satırlar, müellifin (yazanın) ne kadar koyu milliyetçi bir Tiirk olduğunu, Türkleri nasıl bütün milletlerin üstünde gördüğünü, Türk kültürüne ne candan bağlı bulunduğunu ve ne büyük kıymet verdiğini açıktan açığa gösteriyor," diyor/' Oysa bu sözlerde, ulusalcılığın değil, feodal düşüncenin öne çıktığını görüyoruz. “Koyu milliyetçiler'' her zaman, bu yanlışa düşüyorlar. Kaşgari, Türk balkından, o halkın nitelik-lerinden, yaşam biçiminden, uygarlığa katkılarından, sanatından, bilim tarihine kattıklarından söz etmiyor, o halkla övünmüyor, “zamanın padişahlarının Türk"ten seçildiğiyle övünüyor. Zaten, kendisi de Karahanlılar ailesinin yakınlarındandır. Ulusal düşünceden öylesine uzaktır ki, Türklerin değerini, Muhammed’in hadisleriyle tanıtlıyor. Tanrı'nııı elçisi tanıklık etmese, Türk'ün adı olmayacak. Ama, koyu milliyetçiler (koyu Türkçüler), tarih felsefesinden habersizler. Kaşgarlı, Türk dilinin “lûgQt”ınt neden yazdığım anlatırken, Muhammed’in hadisini gerekçe gösteriyor. Hadis şöyle: "Ta’limii’l lisanii't Türk fa nalehiim malikâtii'l âlâ.” (Türk dilini öğreniniz, çünkü onların egemenlikleri uzun sürecektir.) Kaşgarlı, halkın en uzdillisiııin bitkin, en sağlamının çürük olduğu bir dönemde. Tanrının Cebrail aracılığıyla, açık anlatış ve her yönü bildiriş ile Muhammed'e Kuran’ı gönderdiğini, Muhaınmed’in de, bu kitap ile öz yolu gösterdiğini, belgelediğini söyler. Kısası, soylu sınıfın, elindeki Tanrı kitabıyla, halkı yönettiğini belirtir. Bu kitabı onaylar. Buhara’nın sözüne güvenilir bir imamından ve Nişaburlu bir imamdan işitmiş bu hadisi.

Kaşgarlı, milliyetçiliğe öylesine uzaktır ki, yapıtını "kutsalyalvaç postunda oturan, Haşim soyundan, Abbasoğulları'ndan imam bulunan

Tanzimat öncesi şairlerinden yeniliklere yönelmiş biri de Ayın- taplı (Gaziantep) Aynî Efendi’dir (1766-1838). Aynî Efendi, II. Mahmut’un yaptığı yenilikleri şiirine geçirmiş bir müderristir. Bâb-ı Âli'nin hocasıdır. Fes için bile şiirler yazarak Sultan Mahmut’un yenilik hareketlerinin yansımalarını anlatmıştır. Sakiname adlı koşuğunda, yabancı içkilerin adlarını sayar. Bir bakıma, şiirinin yeni diyebileceğimiz yanları bunlardır. Ancak, hemşehrisi Akif Paşa (1787- 1845), döneminin en yetenekli düzyazı ustası olduğu değin, Adem Kasidesi ile, yeni bir duyarlığı, yeni bir düşünüş biçimini getirmiştir şiirimize. Bozok'ta doğan Akif Paşa, devletin en yüce makamlarında bulunmuş olmasına karşın, şiirle ilgisini kesmemiştir.

Akif Paşa’nın şiirinde, değişen insanla karşılaşıyoruz. Sanki, XIX. yüzyılın başlarında görülen yaşantıdan, yerleşen yaşam biçiminden, düşünme yönteminden hoşnut değildir. Şiirinde, sarsılmış düzenden, değerlere bağlılıktan, eski topluma güvensizlikten yakınır gibidir. Alışılmış yaşamın bozuklukları, Akif Paşa’da açığa çıkar. Şeyh Müştaka Mektup, Tanzimat yıllarında yazılmış anı türünün ilk örneği sayılan Tabsıra, Adem Kasidesi, torununun ölümü üzerine hece ölçüsü ile yazdığı Mersiye, hiçbir yabancı iz taşımayan önemli yapıtlardır. Düz yazıları. Divan yazınının en seçkin örneklerindendir. “Osmanlı münşeatı"nın tüm özelliklerini taşımasına karşın, eski yaşamdan yakınmalarıyla, yeni bir beğeniye yol açtığı sezilir. Adem Kasidesi de eski şiirin tüm özelliklerini taşır. Gibb, bu şiir için “Bedbinlerin Marşı" (Marsaillaise) diyor.  Ka- side’de, biçem, mazmunların yönlendirilişi, uyakların rastlantılara bağlı olarak örgütlenmesi, Divan estetiğine göredir. Talihin oyunları karşısında yaşamdan yakınma, ölüme bir kurtuluş gibi bakma, Yunus Emre’den bu yana bilinen bir durumdur. Ancak, Akif Paşa, rastlantıların karşısında yaşamdan yakınırken, ölüme bir kurtuluş olarak bakarken, dizelerini ve uyaklarını, özel ruh halinin etkisiyle yönlendirir. Bir bakıma, bir durum şiiri yazar. Adem Kasidesi’nde, şair, bunalımlarının tutsağıdır. İçinde bulunduğu ruhsal bunalım, onda özel bir tepkiye dönüşür. İnsanın talihsizliğine karşı, o güne değin şiirimizde görülmeyen bir karşı çıkış vardır. Eski şiirimiz,

ölüm ve yazgı karşısında, Tanrı’ya, Peygamber’e, padişaha, şeyhlere, ermişlere sığınır. Akif Paşa, “adem"e, yani yokluğa sığınıyor. “Yokluk" (adem), yaşamın özü gibi algılanır. Divan şiirimizde, hiçbir zaman, bireysel bunalım, bağımsız bir tema olarak işlenmemiştir. Adem Kasidesi, böyle bir temayı, “adem” kavramından hareket ederek ele alıyor. Bir ölçüde, toplumun sayrılı ruhsal durumunu da sergiliyor. Akif Paşa, Kaside’nin bir beytinde “Öyle diltengi-i hesti ile öyle rencûrum kim" - “Hûn olur nalelerimden dil-i ferda-yı adem" diyor. “Diltengi-i hesti", yaşama azabı demektir. Yaşama azabı, onu incitmiştir (rencur). Kaynağında, Akif Paşa, bireysel sorunlarını, bir ölçüde, felsefi bir alana yöneltir. Bu durum, şiirimizde ilk kez görülmektedir. Ama sonuçta,

Mahv-i hâk-i reh-i şâhenşeh-i kevneynim ben

Ne tevellâ-yı vücud u ne teberrâ-yı adem

diyerek İslam inançlarına, en içten duygularıyla döner, o inancını sözle doğrular. O, dünyanın ve ahiretin (kevneyn) yaratıcısının yo-lunun toprağında yol olacaktır, ne varlığın dostu ne de yokluğun yakınıdır. Yani, Tanrı’nın yolundadır.

Torunu için yazdığı Mersiye de, halk şiirimizin bilinen deyimlerini, imgelerini içerir. Ancak, yine de, bu şiirde gelenekten kopan bir şey vardır. Bireysel ölüm karşısında özel bir tavırdır bu. “Ölümle değişme” düşüncesi, Mersiye ile gelmiştir. Akif Paşa, torununa sorar: Kara kaşların döküldü mü, kokladığım saçların dağıldı mı, gül yanağının rengi soldu mu, öptüğüm ellerin çürüyüp toprak oldu mu? Ölümle değişen bedenin şiire sokulması yeni bir durumdur. Denebilir ki, yazınımızda “durum şiiri" yazan ilk şairdir. Yunus Emre’de bile durum şiiri görülür, ancak, böylesine dizgeli değildir onda. Bir rastlantı olarak vardır durum, eskilerin şiirlerinde. Akif Paşa, kendisinin ruhsal durumunu, tema olarak ele alıyor. Bu, çok önemli. Kaynağında, torununun ölümle değişmesi bile, kendisindeki ruhsal durumun bir yansıması olarak görülüyor.

1.                   Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyat Tarihi, s.77, Çağlayan Kitabe»İst.

2                     Aıulıv Malraux, agv, s.7.

5                     André Malraux, agy, s.20.

6.                   Hüseyin Namık Orkım, Türkçiiliigfm Tarihi, s.9, Körnen Yayınları. 1977. Ankara.

7.                   Hüseyin Namık Orkun. aj»y. s.29.

8.                   Hüseyin Namık Orkun. agy. s.41.

Ayrıntılar için bkz: Halit Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl. Saray ve Ötesi.

9- Prof. Dr. KöprüKizade M, Fuat, Tiirk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar, s.37 Kanaat

Kitabevi, 1934, İstanbul.

Kaşgarlı Malımud. Divanii Utça!-it Tiirk, ı;ev. Besim Atalay. c.l. s.3-4. Türk Dil Kurumu

Diğerleri

Hasretinden Prangalar Eskittim. Reklam Sahnesi

Ahmed Arif Ve Niyazi Akıncıoğlu Üzerine

Şiir Analizi | Gülten Akın: “Ahmed Arif’in şiiri baştan sona somut gerçeklere dayanan bir şiir

TAMBURANIN TELİ / Can YÜCEL

AHMED ARİF'İ ZİNDANLARA DÜŞÜREN ŞİİR

Tanzimat’tan sonra şiirimiz

Degişim İçin Önemli Adım

Ahmed Arif üzerine düşüneceğimiz...

Ahmet Arif'i Yaratan Ortam

Rasim Öztekin, Ahmet Arif oldu

Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim kitabının yayınlanma öyküsünü anlatıyor

33 Kurşun'un filmi çekiliyor

Bob Marley

yaşamak direnmek...

Bob Marley

Zinedine Zidane

Wintu Kabilesi’nden bir kadın

Sioux Kabilesi Ayakta Duran Ayı

SENİ ANLATIYORUM ÇARPIŞMADA /Abidin AYDIN

SENİ ANLATIYORUM ÇARPIŞMADA /Abidin AYDIN
 
 
Site İçi Arama
 
Üye Girişi

Kullanıcı Adı :

Şifre :

 
Kayıt Ol - Şifremi Unuttum
   
COPYRIGHT 2010 © Her Hakkı Saklıdır. İzinsiz ve Kaynak Gösterilmeden Alıntı Yapılamaz.
Networkbil.Net

Evden eve nakliyat    Eyüp Evden eve nakliyat